SEZER ODABAŞIOĞLU (ŞAİR-YAZAR)
  *Yayınlanmış Çocuk Öykülerinden
 


 SEPET
      Sezer ODABAŞIOĞLU

 

Oldum olası zayıf ve duygulu bir çocuktum. O yılda sınıfımı geçmiştim ve yaz tatilimi  babama yardım ederek geçiriyordum. Babamın dükkânında ayak işleri  yapıyordum. Getir götür işleri benimdi ve benim için dur durak yoktu.

Akşamları, çelimsiz bedenim, günün yorgunluğuna dayanamıyor, erkenden yatıyordum. Eskisi  gibi düş de görmüyordum. Oysa, düşte bari olsun, oyun oynama zevkini tatmayı çok isterdim. Mahalle arkadaşlarımın olduğu kadar, benim de oyun  oynamak  hakkımdı, sanırım. Ama, ne var ki, ben oyun oynamak şöyle dursun, tatilde bile dinlenemiyordum. Bütün gün çalışıyor, yoruluyordum.

Dükkânda yalnızdım. Sıkılıyordum. Dükkândaki deriler, sanki küflenmiş gibi kokuyor ve genzimi  yakıyordu. Üzerimde, küçük bir kunduracı önlüğü  vardı ve bana bambaşka bir duygu veriyordu.

Tatilde dükkânda çalışmayı aslında hiç sevmiyordum. Hele bu getir götür işlerinden hiç mi hiç hoşlanmıyordum.

Yaylı kapıyı güçlükle açtım. Dışarıya çıktım. Gelene geçene bakarak oyalanmaya çalıştım. Olmadı. Sıkıldım. Dükkâna girdim. Kısa ayaklı bir sandalyeye oturdum. Deri kokusu genzimi yakıyordu; yakmasa uyuyacaktım. Sıkıntıdan patlıyordum.

Tam bu sırada yaşlı bir amca girdi, dükkâna:

“Selâmünaleyküm, küçük usta,” dedi.

Yanıt vermedim.

“Ali Rıza yok mu, evlâdım?”

“Yok, amca.”

Yorgun argın bir sandalyeye oturdu.

“Sen, yeni çırak mısın?”

“Evet, amca.”

“Sen, kimin çocuğusun, evlâdım?”

Ben, onurla:

“Babamın.” deyince güldü.

Bir sigara yaktı, dumanını üfledi. Sonra:

“Baban kim, senin,” diye sordu.

“Ustam.”

Şort pantolonumun askılarını düzeltiverdikten

sonra, başımı okşadı:

“Ali Rıza, senin baban mı,” dedi.

“Evet, amca.”

Sesinde bir sıcaklık, bir yakınlaşma vardı:

“Ali Rıza sevinmeli, senin gibi  becerikli, çalışkan bir evlâdı olduğu için,” dedi.

Bir  süre  sustuk.  Sıkılıyordum.  Vitrin   camından, şort pantolonlu çocukları görüyordum. Gülüyorlar, seke seke koşuyorlar ve oynaşıyorlardı. Bense  kızıyordum. Bu arada dalmışım.

Yaşlı amca:

“Seviyor musun,” diye sordu.

Dalgın dalgın:

“Neyi, amca,” dedim.

“İşini.”

“Hayır amca, sevmiyorum.”

“Neden? Çalışmak iyidir, ama.”

“İyidir amca, iyidir... Ama, şimdi değil.”

Meraklandı. Saygılıydı.

“Ne zaman iyidir, öyleyse?”

“Büyüdükten sonra, amca.”

“Ya şimdi, ne iyidir?”

Sevinçle, gözlerim ışıl ışıl:

“Oynamak,” dedim.

Şaşırdı:

“Oyun oynamayı çok mu isterdin,” dedi.

“Evet.”

“Neden?”

“Çocuğum da ondan.”

“Doğru,” dedi.  “çocuk oynamalı.”

Onurla doğruladım.

“Evet, amca... Ama, fazla değil.”

Saçımı okşadı. Gülümsedi:

“Tamam, anlaştık,” dedi. “Çocuk, oyun içinde büyümeli.”

Duygulandım, sanırım. Dudağım sarktı. Ağlamaya hazırdım. Bunu sezen adam, beni duygularımla  baş başa  bırakmak istemedi ya da ben öyle sandım.

“Adın ne senin?”

“Hakkı.”

“Okula gidiyor musun, Hakkı?”

Onurla başımı salladıktan sonra:

“Bu yıl dördüncü sınıfa  geçtim, amca,” dedim.

“Aferin, sana. Okumak nasıl?”

“İyi, amca.”

“Okuduktan sonra ne yapmak istersin?”

“Bilmem,” dedim ve sustum.

Bir süre sonra babam geldi. Yorgundu. Yüzü kızarmıştı. Derinden soluyarak kolundaki sepeti yere bıraktı. Yaşlı amcayı görünce:

“Hoş geldin  Şükrü,” dedi, kesik kesik.

“Hoş bulduk Ali Rıza... İşler nasıl? İyidir ya.”

“İyidir, iyidir. Bakıyorum, Hakkı’yla anlaşmışsınız.”

“Öyle... Hem de iyi anlaştık,” dedi ve saçlarımı dağıttı.

Babam, kunduracı önlüğünü beline bağlarken:

“Hakkı,” diye seslendi, bana.

Amcanın yanından sıçradım:

“Buyur, baba,” dedim.

“Şükrü amcana çay söyledin mi?”

Utanarak adama  baktım. Birbirimize gülümsedik.

“Söylemedim, baba,” dedim.

Babam, çalışma masasına otururken eline, yeni kalıplanmış bir kundura aldı.

Sonra, bana:                                                        

“Hakkı,” dedi.

“Buyur, baba,” diyerek yanına  koştum.

“Bir koşu kahvehaneye git. Üç demli çay söyle. Yok, yok... Seninki demsiz olsun. Ağzımızın pası gitsin.”

“Olur, baba,” dedim ve çelimsiz bacaklarıma kuvvet, dışarıya fırladım.

Çayları söyleyip geldim. Hemen ardımdan garson geldi. Çaylarımızı dağıttı ve gitti.

Babam, çayını yudumlarken:

“Hakkı,” diye seslendi, yine.

Sıçradım:

“Buyur, baba,” dedim.

Çay bardağını dudaklarından çekti:

“Çayını içtin mi,” dedi.

Çayımı çoktan içmiştim:

“İçtim, baba,” dedim.

“İyi... Öyleyse, şu sepeti eve götür. Annene, akşamleyin amcamgil gelecekmiş, de... Bir şeyler hazırlasın. Sen de  gelme artık. Oyna biraz. ”

Sevindim. Gözlerim parladı. Gülümsedim:

“Olur, baba,” dedim.

Bu arada, yaşlı amca, beni süzerek babama:

“Sepet, bu çocuk için biraz ağır değil mi, Ali Rıza,” dedi.

Babam umursamazlıkla:

“Hayır, hayır... Değil, amcası,” deyince Şükrü amca, dudak büktü.

Şaşkın şaşkın bana baktı. Bu arada, babam:

 “Benim aslan oğlum için, bu sepet, ağır sayılmaz,” dedi, onurla. “Sepeti götürebilirsin, değil mi Hakkı?”

Gerçekten sepet çok büyüktü ve ağzına dek meyve doluydu. Kesin ağırdı ya da ağır olması gerekti. Ama, babama: “Bu sepet ağır, ben taşıyamam,” diyemezdim.

İsteksiz isteksiz:

“Götürürüm, baba.” dedim.

Sevindi, babam. Şükrü amcaya: “Gördün mü,” dercesine baktı.

Sepete yaklaştım. Ellerimi başımın iki yanından Arkama doğru uzattım. Babam, sepeti ellerime doğru uzattı. İnce kemikli ellerimle sırtıma dokunan sepetin sapını kavradım. Sepet, gücümün üstünde bir ağırlıktaydı. Sırtımı ve bileklerimi zorluyordu. Ses etmeden yavaş yavaş dışarıya çıktım. Çok yavaş yürüyordum. Kan, yüzüme fırlamış gibiydi ve yüzüm alev alev yanıyordu, sanki. Ağırlık, daha bir çöküyordu, sırtıma ve bileklerime. Oysa, daha camiye bile yaklaşamamıştım. Çok da yorulmuştum. Konaklamam ve dinlenmem gerekti. Yanımdan geçen  bir amcaya seslendim:

“Amca,” dedim. “şu sepeti indirmeme  yardım eder misin? ”

İyiliksever adam, fırladı. Geçti, arkama. Sepeti, güçlü elleriyle alıp yere indirdi:

“Çok ağır bu, evlâdım,” dedi.

Ses etmedim.  Yorgundum. Parmaklarım uyuşmuştu.  Ellerimi ovuşturdum.

Amca, kendi kendine söylenerek yanımdan uzaklaşırken:                                                               

“Teşekkür ederim, amca,” diye seslendim, ardından.

Sepetten bir elma aldım. Ağzımı şapırdata şapırdata  yemeye başladım. Yanıma, şort pantolonlu, benim boyumda iki çocuk geldi. Bana ve sepete bakıyorlardı, ilgiyle. Sepetten iki elma alıp uzattım.

Sarışın, kâküllü çocuğa:

“Yer misin,” diye sordum.

Sarışın çocuk, sevindi:

“Yerim,” dedi ve elmayı alıp kütür kütür yemeye başladı.

Yanındakine de verdim. Elmaları, iştahla yerken sarışın çocuk, ilgiyle:

“Adın ne senin, arkadaş,” diye sordu.

“Hakkı... Ya, seninki?”

“Benimki: Selim... Bununki de: Hakkı.”

“Adaşmışız,” dedim gülerek, kara şortlu, şişman çocuğa.

Şişman çocuk:

“Evet, adaşmışız,” dedi ve ışıl ışıl gözleriyle sepetin içine baktı:

“Armut da varmış,” dedi.

“Sever misin,” diye sordum.

“Severim, severim,” dedi, çabuk çabuk.

Yumuşak ve irisinden iki armut verdim. İştahla armutları  yuttu:

“Tatlıymış,” dedi.

Sarışın çocuğa da  bir tane verdim.  Kendim de aldım. Armutlar, gerçekten sulu ve tatlıymış.

Sarışın çocuk:       

“Bunları nereye götürüyorsun,” diye sordu.

“Eve,” dedim.

Sepeti,sapından tuttu. Tek eliyle kaldırmaya çalıştı. Kaldıramadı:

“Ağırmış,” dedi.

“Evet, ağır,” dedim.

“Sen nasıl taşıyorsun?”

Onurla:

“İki elimle... Sırtımda,” dedim.

Şişman çocuk:

“İstersen yardım edelim, sana,” dedi.

Ben, kesin ve kendimden emin bir şekilde:

“Hayır, hayır,” dedim. “ben taşırım.”

Sarışın çocuk, yapış yapış olan ellerini birbirine sürterek:

“Sen bilirsin, arkadaş,” dedi. “Hadi, hoşça kal, öyleyse.  Elma, armut için teşekkür ederiz.”

Gülüşerek gittiler.

Yükümle baş başa kalmıştım. Sepeti kaldırmaya çalıştım, olmadı. Yükümün biraz daha hafiflemesi gerekiyordu. Deminki çocukları anımsadım. Sevindim. Aklıma iyi bir fikir gelmişti.

Yolda gördüğüm çocuklara  sepetten elma, armut vererek yükümü, yarıya  indirdim. Fazla  zorlanmadan sepeti taşıyabiliyordum, artık.

Evimize ulaştığımda, vakit ikindi olmuştu.

Anneme:

“Anne,” dedim. “akşamleyin, amcamgil gelecekmiş. Hazırlanacakmışsın. Babam da  meyve  gönderdi.”                                                                

Ses etmedi. Sırtımdan sepeti aldı. Yokladı. Şaşırdı. Kızdı:

“Bu ne,” diye çıkıştı.

Ben, bozuntuya vermeden:

“Meyve,” dedim.

Kızdı. Bağırdı:

“Bu kadarcık meyve, kime yeter ki!”

“Ne bileyim ben, anne... Babam, bu kadarcık almış.” diyerek yalan söyledim.

Sepetten kurtulunca sokağa fırladım.

Annem, ardımdan:

“Nereye,” diye bağırdı.

“Oynamaya anne, oynamaya,” diye sevinçle yanıt verdim.

Ama, sevincim, babamı ve öfkesini anımsayınca, korkuya dönüştü. Dayak  korkusu! Akşamleyin dayak yememek için: “En iyisi, akşamleyin erkenden yatmak,” diye düşündüm ve oyun oynayan çocukların arasına sıkıntılı sıkıntılı girdim.

**************************
                                                                          

      GÜLNAZ’IN ABLASI BİNNAZ

      Sezer ODABAŞIOĞLU

 

Dokuz-on yaşlarında boylu poslu bir kız, üç gündür öğrencim Gülnaz’ı tartaklıyordu. Olayı açıklayan ya da şikayet eden tek bir öğrenci de çıkmıyordu. Gülnaz, zaten sessiz bir öğrenciydi. O hiç şikayet etmiyordu.

Sonunda dayanamadım, olaya el koydum. Teneffüs zili çalar çalmaz, hizmetli Halim Efendi-ye seslendim:

“Halim Efendi!..”

“Buyur hocam,” diyerek yanıma yaklaştı, Halim Efendi.

Birlikte bahçeye çıktık:

“Şu uzun entarili kızı görüyor musun, Halim Efendi,” diyerek o kızı parmağımla gösterdim.

“Evet hocam, görüyorum... N’olmuş ki?”

“Kaç gündür öğrencim Gülnaz’ı tartaklar durur.  Tut getir. Derdi neymiş, bir öğrenelim. ”

“Olur hocam, şimdi tutar getiririm,” dedi. Sonra birden vazgeçti: “Ama, o Binnaz.”

“Binnaz’sa Binnaz, adı önemli değil. Tut, getir sen, hele bir,” diye direndim.

“Demem o değil hocam... Binnaz, Gülnaz’ın ablası,” diyerek ağırdan alınca kızdım:

“Kim olursa olsun, Halim Efendi... Ablası da olsa, Gülnaz’ı okulda dövemez.”

Halim Efendi telâşlandı:

“Evet hocam, dövemez,” dedi. “Ama, babası:

Yırtık Veli’dir. Bulaşır sana... Sinirlidir biraz.”

“Veli’nin sinirliliği kendine. Bize ne? Korkma. Kıza bir şey yapmayacağım. Yalnızca konuşaca-ğım.”

“Ha, o zaman başka hocam... Şimdi tutar, getiririm,” dedi ve canlandı.

Halim Efendi, daha yanına varmadan, Binnaz, Gülnaz’ın sırtına okkalı bir yumruk indirdi. Ne yalan söyleyeyim, ben de sinirlendim.

Halim Efendi Binnaz’a bir şeyler söyledi.  Binnaz, Gülnaz’ın bileğinden kavradı. Halim Efendinin arkasından iki kardeş itişe kakışa geldiler.

Binnaz, sıkı sıkı kavramıştı, Gülnaz’ın bileğini ve dişlerini göstere göstere gülümsüyordu, bana. Güneş yanığı yüzünün derisi pul pul kalkmıştı. Saçları, at kuyruğu örgülüydü ve çok uzundu. Giysileri ya da  kendisi, ıslak davar yünü gibi kokuyordu. Oldukça rahattı.

Oysa, ben rahat değildim. Söze nasıl  başlayacağımı kestirememiştim. Öğrenciler de çevremizi sarmışlardı:

“Hadi, dağılın bakayım çocuklar!.. Gidin, oynayın,” diyerek öğrencilere çıkıştım.

Bazıları geri çekildi. Fazla meraklıları da aldırış etmediler ve dağılmadılar.

“Beni istemişsin,” dedi Binnaz, yüzüme bakarak.

Oldukça rahat ve telâşsızdı:

“Evet,” dedim. “seni istedim.”

“Niye ki?”

Dikleniyordu da. Gülnaz ise telâş ve korkuyla bir bana, bir ablasına bakıyor; arada bir bileğini kurtarmaya çalışıyordu:    

“Seninle biraz konuşmak istedim,” dedim. “Konuşalım mı? ”

“Konuşalım.”

“Adın nedir senin?”

Onurla:

“Binnaz,” dedi.

“Binnaz, ben kimim? Beni bilir misin?”

“Bilirim.”

Gülnaz’ın bileğini çekiştirdi. Sonra:

“Bunun öğretmenisin,” dedi, sertçe.

“Bu dediğin kimdir? Tanır mısın?”

“Tanırım,” derken bakışları bir tuhaftı. “Gülnaz’dır.”

“Gülnaz, senin tanışın mıdır?”

“Tanışım değil,” diye diklendi yine. “kadreşimdir.”

“Gülnaz, senin kardeşin; sen de ablasısın.”

Çevremizdeki bazı öğrenciler gülüştüler. Öğrencilere:

“Ne var? Niye gülüyorsunuz,” diye  çıkışırken o da: “Evet, ablasıyım,” dedi.

“Ablasısın, ama kaç gündür Gülnaz’ı döversin.”

Aldırışsız ve rahat:

“Evet, döverim,” dedi.

“Niye döversin? Suçu ne?”

Dik başı eğildi, birden. Sustu, bir süre. Gülnaz’a kötü kötü baktı:

“Bu, okula geliyor,” dedi ve hızla Gülnaz’ın bileğini bıraktı.

Gülnaz, sıkılan bileğini ovuşturdu. Bir adım geri çekildi.

“Kardeşin okula geliyorsa geliyor... İyi ya, işte. Okula geliyor diye, abla kardeşini döver mi  hiç?”

Sesini çıkarmadı.

Gülnaz, ablasına korku ve öfkeyle baktı:

“Ablam hiç okula gitmedi ki, öğretmenim,” dedi ve kaçıp gitti.

Sonunda anlamıştım. Binnaz, okul çağındaydı ve hiç okula gitmemişti. Kardeşini de bu yüzden kıskanıyor ve tartaklıyordu.

Binnaz, mahcuptu ve yüzüme bakamıyordu:

“Sen, okula neden gitmedin Binnaz,” dedim.

Başını kaldırmadan kaçamak yüzüme baktı:

“Gitmedim işte,” dedi kahırlanarak.

“Ama neden? Okul güzeldir, öyle değil mi?”

“Güzeldir.”

“Öyleyse, sen niye okula gitmedin?”

“Okula gitseydim davarları kim güdecekti?”

Şaşırdım. Merakla:

“Sen davar mı güdersin,” diye sordum.

“Evet, davar güderim.”

“Binnaz, sen davar gütmeyi bırak... Seni okula alayım.. Sen de gel,” deyince telâşlandı, korktu:

“Olmaz,” dedi hemen. “gelemem.”

“Neden gelemezsin?”

“Veli babam keser beni. Hem, davarlara kim bakar?”

“Korkma, Veli  baban  kesmez,  seni.”  dedim. “Babanı da bana bırak. Ben konuşurum babanla... Bırak, davarları da erkek kardeşlerin gütsün.”

“Benim erkek kardeşim yok ki,” dedi sertçe.

“Evde başka büyük de mi yok?”

“Yok... Vardı, iki ablam... Onlar da gelin olup gittiler.”

Binnaz istekliydi, ama korkuyordu. Ne olursa olsun, Binnaz’ı okula almalıydım.

“Olsun... Sen yine de okula gel.”

Şaşkındı, telâşlıydı. Korkuyordu da üstelik:

“Ama, ben kocamanım. Yakışmam okula,” dedi.

“Kocaman falan değilsin. Okula da yakışırsın.”

“Olmaz... Veli babam keser sonra, beni.”

“Veli babanı düşünme, sen. Ben konuşurum babanla.”

“Ya davarlar?”

“Davarları da güdersin, okuldan sonra.”

“Okul çıkışında güderim, değil mi?”

“Tabii güdersin.”

Heyecanlanmış, canlanmıştı:

“Kalemini, defterini de ben alırım,” deyince:

“Alırsın, değil mi,” diyerek güvence istedi.

Bir cesaretleniyor, bir korkuyordu.

“Sen  okula  gel, yeter ki... Ben,  sana  defter de, kalem de, kitap da alırım.”

Umutlandırmak ve cesaretlendirmek için:

“Veli babana, davarları serinlikte güdeceğini söyle. Sabahları okula gel. İkindileri de davarları güt. Hem, ben konuşurum babanla... Korkma.”

“Kaçak gelirim, öyle mi?”

“Öyle... Kaçak gelirsin.”

Derse giriş zili çalınca öğrenciler, çevremizden uzaklaştılar.

Binnaz da, demir kapıya doğru yürürken:

“Defter de, kalem de alırsın, değil mi öğretmenim? ” diye seslendi.

İçim burkuldu. Sevindim, mutlandım. Bana, ilk kez: “Öğretmenim,” demişti.

Ardından bağırdım, coşkuyla:

“Alırım Binnaz, alırım! Yeter ki sen okula gel! ”

O günden sonra, Binnaz okula gelmeye başladı. Gülnaz’la aynı derslikte, ayrı sıralarda oturuyorlardı.

 
  Toplam 24126 ziyaretçi (63343 klik) kişi.  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=